HOCAM...    22-04-2016


Soğuk bir aralık sabahı Çapa’daki odasının kapısından içeri giren
üniversiteyi bitireli birkaç yıl olmuş genç bir biyologdu.
Kapıyı iki kere çaldıktan sonra kafasını uzattı.
- Hocam müsait misiniz? Biyoloji Bölümü’nden Avni Bey gönderdi beni... Aramıştı sizi...
- Hatırladım, hatırladım. Melanoma (cilt kanseri) genetiğiyle ilgili çalışıyormuşsun, gel içeri gel...
Yüzünde son nefesini verirken bile eksilmeyen o tatlı gülümsemeyle genç adama
“Kahve mi içersin çay mı?” diye sordu.
- Zahmet olmasın hocam... 1-2 sorum vardı. Onları sorup sizi çok yormadan gideyim ben...
- Zahmet filan olmaz. Ben de şimdi tomografiden çıktım. İki laflarız işte...
Genç adam duraksadı.
“Ne lekesi, hayırdır inşallah?” diye sordu.
- Meme kanseri tedavisi görmüştüm. Geçti bitti diyorduk.
Bugün öğrendim ki karaciğerimde de küçük bir leke varmış.

“Küçük bir leke” dediği, memesinde başlayan kanserin vücuduna yayıldığının ilk haberiydi aslında. 
Genç adam durumun farkına varınca, endişe dolu bakışlarla, nazikçe,
“Daha sonra rahatsız edeyim sizi isterseniz” dedi.
Hoca güldü ve  “Çevrende hiç kanser teşhisi konan oldu mu çocuk?” diye sordu.
“Hayır hocam” dedi.
- Bak o zaman sana ilk dersi veriyorum: Bu kanser denen mikrop
tek başına hiçbir gücü olmayan bir zavallıcıktır. Kanser tek başına kimseyi öldüremez;
ölümcül olması için bir yalnızlık, bir çaresizlik, bir umutsuzluk, bir üzüntü, bir stres arar.
Ona bu fırsatı vermezsen, er yada geç çeker gider.
O yüzden sen şimdi hocanı bu zavallı mikropla yalnız bırakmayı çıkar aklından ve anlat bakalım ne yapıyorsun, ne ediyorsun?”

Böyle tanışmıştık hocam Türkan Saylan’la.
“Tanışmıştık” diyorum ama bazen tanımak için tanışmak yetmiyor.
Bazı insanları tanımak için onları yaşamak, anlamak, attıkları her adımdan,
ağızlarından çıkan her heceden bir şey öğrenmek gerekiyor.
Hoca da öyle biriydi.
O gün kapısından çıkarken sakın ha literatürü açıp “Hocanın ne kadar ömrü kaldı diye bakma,
literatür insan hikayesi yazmaz, rakam yazar”
demişti.
Aradan geçen yıllar içinde hocayı çok daha yakından tanıma fırsatım olmuştu.
Ne zaman başım sıkışsa telefona sarılıyordum.
Bir gün “Ben bilim adamı olmaktan vazgeçtim hocam” diye aradım.
Kızacağını sanıyordum, kızmadı. Sadece bir öğüt verdi ki hala kulağıma küpedir:
“İnsan olmaktan vazgeçme yeter.”
Hoca haklıydı. Her karar aslında bir vazgeçişti...
O yüzden vazgeçebilirdi insan birçok şeyden ama insan kalmakta ısrar etmeliydi. 

Böyle bir mayıs ayında kaybettik Türkan Hoca’yı...
“Kanserden öldü” dediler.
Yalan!
Hocayı kanser öldürmedi.
Genç kızlar da okula gidebilsin diye hayatını ortaya koyan,
bu ülkenin yetiştirdiği en aydınlık yüzlü kadındı Türkan Saylan.
Onu ölüm döşeğinde ‘‘terörist’’ ilan edenler öldürdü.
Onu televizyonların canlı yayınlarında, gazete köşelerinde
‘‘muhabbet tellalı’’ ilan eden medya pezevenkleri öldürdü.
Bakmayın siz şimdi kurdukları sahnede oynadıkları “masum” rollerine...
Türkan Saylan’ a ölüm döşeğinde ‘darbeci’ diye operasyon yapılırken sessiz kalan,
cenazesine katılmaya tenezzül etmedikleri gibi bir çiçek bile göndermeye korkanlar yüzünden öldü Hoca.

Tanıştığımız gün kapısından çıkarken “Bakma” dediği o literatüre
Türkan Hoca öldüğü gün bakmıştım.
Biliyor musunuz ne yazıyordu?
“En fazla 1 sene...” 
Oysa Hoca o günden sonra tam 13 sene daha yaşadı. Ve bıraksalar, belki bir 13 sene daha yaşayacaktı... 
Hatırlıyor musunuz ne söylemişti?
“Kanser kimseyi tek başına öldüremez...”