BİZİMKİSİ BİR AŞK HİKAYESİ    12-05-2013


İnönü’ye veda ettik.
İki damla gözyaşı ve iki dudağımızın arasından süzülen
bir buruk veda cümlesi...
Hani ağlamaklı olursun da dudakların başlar titremeye...
Hani tam o anda dilinin ucuna gelir bildiğin en ağır
küfür, tutarsın kendini...
Hani bir yanın hiç kopmak istemez ama diğer
yanın “Mecburduk” der ya ayrılırken sevgilinden...

İşte öyle bir veda...

Gözyaşları içinde yazıyorum bu yazıyı...
Beşiktaşlı değilsen anlayamazsın, öyle ağırıma gitti ki
İnönü’yü dozerlere, kepçelere, balyozlara terk etmek...
Ama çaresizdim.
Devir bunu gerektiriyormuş!

Giden sevgiliye söylenen son sözler misali
“Seni çok sevdim” diye haykırmak istedim dün...

İnönü bir stat olmaktan öteydi bizim için...
Vedat Okyar’ın öz ailesi, Beşiktaşlıların
tabiri ile “Orası bizim stadımız değil mabedimizdi.”
Adını ‘Beşiktaşk’ koyduğumuz;
sevmeyi din, aşkı ibadet sayan o kültürün mabediydi İnönü...

“Uzun süre bize mi öyle geliyor acaba?” diye düşündüm.
“Biz mi büyütüyoruz yoksa burası da
diğerleri gibi basit bir stadyumu mu?”
dedim kendi kendime...

Sonra bir şey oldu!

İngiliz bir arkadaşım İstanbul’a gelmişti.
İlk gelişiydi...
Seyahatinin ilk günü aradı
“Ne yapayım, nereleri görmemi önerirsin?” diye sordu.
Klasik birkaç turistik mekan önerdim:
Topkapı, Ayasofya, Dolmabahçe, vesaire...
Sonra durdu “Sen de eşlik etsene bana?” dedi.
“Kusura bakma, maç var gelemem” dedim.
“O zaman ben sana eşlik edeyim” dedi.
“Memnuniyetle” dedim.
Birlikte İnönü’ye gittik.
Maç seyrettik.
Çok etkilenmişti İnönü’den...
Durup durup ‘fascinating’ diyordu,
‘tremendous’ diyordu.
Maç bitti, dağıldık.
Ardından 2 gün görüşmedik.
O İstanbul’u gezerken ben de iş güç telaşına düştüm...
Üçüncü gün İstanbul’dan ayrılmadan önce aradı beni...
Dedi ki, “Bana önerdiğin her yere gittim.
Hepsi çok güzeldi! Ama bir daha benim gibi bir turiste öneride bulunacaksan
listenin başına İnönü’yü eklemelisin...
İstanbul’a gelip Topkapı Sarayı’nı görmeden dönsem üzülürdüm,
ama İnönü’de maç seyretmeden dönseydim yıkılırdım!”
Şu sözünü hiç unutmuyorum:
Dünyanın hiçbir yerinde futbol izlemek bu kadar keyifli değil...
Sahada futbol ne kadar kötü oynanırsa oynansın tribünleri
seyretmek büyüleyici...
Burada maç seyretmiyor meditasyon yapıyorsunuz!

Ne acı değil mi?
Artık İnönü’de maç seyredemeyeceğiz.
Belki çok daha modern, çok daha büyük bir stat olacak orada...
Stada girmek, çıkmak, maç seyretmek daha zahmetsiz olacak belki...
Şüphesiz tüm bunlar Beşiktaş adına kazanç...
İnkar etmiyorum!
Ama siz de beni anlayın, biz ‘kazanma kültürünün’
çocukları değiliz.
Ve biliyor musunuz: Tam da bu yüzden Beşiktaşlıyız!
Mağduru sevdiğimiz, mekanımızı lükse,
şatafata değil, hatırı olana göre belirlediğimiz için...
Futbolun süslü abilerine mantıklı
gelmiyor olabilir; ne yapalım biz Beşiktaşlıyız...
110 yıldır kazananın değil, kaybedenin;
yeninin değil eskinin yanında olduk...
Bu saatten sonra değişmeyiz, değişemeyiz.

Oraya isterse dünyanın en modern
stadını yapsınlar...
Biliyorum ki yıllarca sevincimi-hüznümü
paylaşmış o koltuklar, dert ortağım taşlar,
o eski-püskü ama kahrımı çekmiştribünler
olmadan hiçbirşey aynı olmayacak.
Futbol endüstriyelleşiyormuş.
Devir ekonomi devriymiş.
Futbol ne halt ederse etsin...
Devriniz de yerin dibine batsın ayrıca!
Biz Beşiktaşlıyız...
Beşiktaş’ın müşterisi ya da ‘taraftarı’
değil,sevdalısıyız!!!
Evet biliyoruz “Mecburuz”
Evet biliyoruz “Öyle gerekiyordu”
Ama siz de bilin...
Ve hiç aklınızdan çıkarmayın:
Ne yaparsanız yapın, adını ne koyarsanız
koyun asla sevmeyeceğiz İnönü kadar!